THOUSANDS OF FREE BLOGGER TEMPLATES

03 Ocak 2010 Pazar

DOMUZ GRİBİ İÇİN İLAÇ TARİFİ

Aylardır bir domuz gribi muhabbetidir gidiyor. Memlekette domuz yok gribi var. Ama merak etmeyin ilacı da var. Daha önce de bir domuz gribi ilaç tarifi vermiştim fakat mutasyona uğrayan virüs için yeni bir tarif hazırlamak farz oldu.
Ben yıllardır elceğizlerimle kendi laboratuvarımda üretiyorum ilaçlarımı. Hem mis gibi oluyor hem de dışarıda ne kullandıkları belli değil, ben tertemiz tiril tiril malzemelerle, eldivenle boneyle yapıyorum, param da cebime kalıyor.
Üşenmedim çıktım toplu taşıma araçlarına bindim, sokak sokak dolaştım, ahalinin arasına karıştım. Bir paket de kağıt mendil aldım yanıma. Hapşırmaya yeltenenin dayadım burnuna mendili. Öncekilerden deneyimli olduğum ve hızlı bir koşucu olduğum için de pek bir zaiyata uğramadım bu sefer. Sonra laboratuvarda çözümledim virüsü ve etken maddelerle miktarlarını belirledim. Buyrun size domuz gribi için ilaç tarifi:

200ml lik bir beher kabı alıyoruz. İçerisine 1000 mg parasetamol koyup yeşil ve köpüklü olana kadar kaynatarak çırpıyoruz. Sıvı 110 dereceye geldiğinde ateşten alıp 65 dereceye gelene kadar soğutuyoruz. İçine 12.5 mg Doksilamin süksinat ekleyip yine ısıtarak fakat yavaşça çevirerek erimesini sağlıyoruz. Bu işlemi, karışım pembeleşinceye kadar yaklaşık 35 dakika boyunca uyguluyoruz. Pembeleşen karışıma 30 mg Dekstrametorfan hbr ekleyip hafifçe sallayarak maddenin homojen bir biçimde karışıma yayılmasını sağlıyoruz. Ardından 60 mg Psödoefedrin hcl de ekleyip karıştırıyoruz ve soğuyarak katılaşmasını bekliyoruz.
Bu karışımı ben kalp şekilli kalıplara dökerek katılaştırıyorum ama siz kelebek, çiçek ya da ayıcıklı kalıplar da kullanabilirsiniz. Afiyet olsun... pardon geçmiş olsun.

23 Ekim 2009 Cuma

STETESKOP VS BLANKA K-O


Gecenin bir saatinde ne deneyi bu demeyin. 17777. deneyim tam da bu saatlerde yapılmak zorunda. Zamanlama çok önemli zira her an benim için ufak ama insanlık için büyük olabilecek bir patlama yaşamamız mümkün. Tüm bileşen maddeleri cımbızla tutuyorum. Hatta abartıp ne var ne yoksa cımbızla alıyorum. Hızımı alamayıp çoraplarımı da cımbızla çıkardım pratiğim kaybolmasın diye. Ha bir de ortamın 48,5 derece olması gerekiyor. Çok mühim bir deneye devam ederken ayrıca sıcaktan sucuk gibi olmuş durumdayım. Sucuk demişken kahvaltıda da yemiştim üzerinize afiyet. Onları  da cımbızla çevirmiştim. Ayrıca 15000 volt elektrik akımı da lazım bu deney için. Bu yüzden gecenin bu saatini seçtim işte. Bu saatlerde daha ucuz oluyor elektrik. Ütüyü falan da bu saatte yaparsan yarı yarıya geliyormuş fatura diyorlar.

16 Ekim 2009 Cuma

BİRAZ DA BİYOLOJİ ÇALIŞALIM ÇOCUKLAR


Bir bilim insanı için aşk demek, laboratuvar demektir. Kroze demektir, beher demektir, desikatör demektir, test tüpü demektir. Bilim insanı aşkı bunlarda görür. Termometrenin her bir derecesinde hisseder sıcaklığı ve huniden akan her bir damla ruhuna akar adeta.
Her yeni deneyimin başlangıcında işte böyle saçma  sorunsallar takılıyor kafama. Bir öncekinde de kurbağa gözlü muhabir Reha Muhtar'ı takmıştım kafaya. Hani nerede o adam? Peltek konuşmasıyla günün uyduruk haberlerine neşe katardı. Muppet show neyse Reha Muhtar da oydu. Kayboldu gitti yazık. Bence Reha Muhtar televizyon muhabirliği evriminin ilk halkasıydı. İlk halkalar genelde tek hücreli ve şekilsiz şemalsiz olur.
Evrim teorisi ise bence tamamen bir saçmalıktan ibaret. Yaa şaşırırsınız tabi. Bir bilim insanı evrime inanmıyor. Nasıl mı? şöyle açıklayayım. Maymun kadar eblek bir hayvandan geldiğimiz düşüncesini sindiremiyorum bir türlü. Haydi aslan de, kaplan de, olmadı sırtlan de sevgili Darwin ama maymun deme. Hamam böceğine bile razıyım.

14 Ekim 2009 Çarşamba

PALANDÖKEN ŞELALESİ GİBİYİM


Tam üç gündür içim dışım ıhlamur, ada çayı, tavuk suyu çorbası oldu. Ne illet bir şeymiş bu grip denen meymenetsiz virüs. Koydum mikroskoba, inceledim şerefsizi. Çok pis bakıyor soldan soldan. Parmak sallıyor bana o küçücük cüssesiyle. Gelirse buraya daha neler neler yapacakmış falan. Ben de dedim "Oğlum sen bittin artık, havlamayı kes, havlayan köpek ısırmaz. Bir damla 70 derece alkollük canın var. Sinirlendirme lan beni." dedim.  Baktım hala ileri geri konuşuyor, bastım alkolü acımadım, erittim eşoğlusunu. Zaten burnum olmuş bir şelale, sanırsın içeride göl var da oradan akıyor. Harcadığım kağıt mendilin haddi hesabı yok. Gecenin bir saati baktım bitmiş mendil. Banyoya baktım tuvalet kağıdı da kalmamış. İş başa düştü girdim laboratuvara. Kafaya koydum hiç ıslanmayan kağıt mendil üreteceğim diye. O selüloz senin bu kauçuk benim karıştır allah karıştır sonun da ortaya bambaşka bir şey çıktı. Hayır buna bir başarıdır diyemem ama başarısızlık da değil hani. Islanmayan bir kağıt mendilim olamadı ama kapanmayan bir klozet kapağım oldu, çok da şık oldu. Bilim dünyasına katkılarımız devam edecektir efem saygılarımla.

24 Eylül 2009 Perşembe

LABORATUVARIMDA YALAN RÜZGARI



Bilim dünyası çetin cevizdir. Düşündüğünüz kadar sakin değildir aslında. Çok fazla entrika ve dedikodu vardır. Yeni bir formül bulmayagör. Hemen aynısını yapmaya kalkarlar. Her tür pislik vardır bu dünyada. Zalimin zulmü, feleğin allahı hepsi bir aradadır. Geçen gün 57.381 inci deneyimin tam ortasındayken çok ilginç bir şey oldu. Daha önce duymadığım "bızztt dızzt" diye bir ses duydum. Sesin nereden geldiğini anlamak için laboratuvarın her köşesine girdim çıktım. Sonunda köşedeki kaktüsün üzerine monte edilmiş minik bir kamera buldum. Benim daha önce kaktüsün üzerine monte ettiğim 72 kameranın arasında durduğu için farketmemişim. Neyse söktüm kamerayı aaaa bir de baktım arkasından bir kablo uzanıyor. Onu da daha önce yaptığım bir deneyde kullandığım 500 metre kablonun arasına saklanmış olduğu için görememişim. Neyse tuttum kabloyu başladım takip etmeye. Önce yatak odasına girdi bu kablo. Yatak da dahil olmak üzere kenardaki koltuk, komodin ve halının arasından dolanarak abajurun içinden geçip mutfağa girdi. Mutfakta da önce buzdolabının içinden geçti sonra bütün mutfak dolaplarını falan derken bu şekilde bütün evdeki bütün eşyaları dolaşıp banyoda klozetin içinde bitti. E tabi oraya elimi sokup da devam edemeyeceğim için bir hışımla çektim kabloyu. Çekmemle birlikte elektrikler puf diye söndü. Bir anda devam etmekte olan deneyimi elektrikli karıştırıcıda bıraktığımı hatırlayınca artık önümde ne varsa devirip laboratuvara  koştum. Fakat zamanında yetişemediğim için karıştırıcıdaki gizli karışımım reaksiyon göztererek ufak çapta bir patlamaya sebep oldu. Tabi o kargaşadan sonra bir daha ne kablonun ucunun nereye vardığını ne de sahibinin kim olduğunu öğrenemedim. Bir sonraki gün kapıya dayanan elektrik idaresi memurlarının söylediğine göre oturduğum semtin ana arteri benim evden geçiyormuş. Kablo da onun kablosuymuş. Tabi inanmadım ben bunlara. Biri kesin benim deneyleri izliyor.

18 Eylül 2009 Cuma

BUNALIMA GİRDİM-BUNALIMDAN ÇIKTIM


Sevgili takipçilerim. Yakın bir zamanda çok sıkıcı anlar yaşadım. Tam 5400'üncü deneyimi yapmanın verdiği mutlulukla pasta kesip mum üfleyecekken en sevdiğim beher kabımda bir çatlak olduğunu gördüm. Daha önce anlamalıydım çünkü 5396,5397 ve 5398. deneylerimde de bu kabı kullanmış ve sıvı akıttığını fark etmiştim ama bunu beherime yakıştıramamış ve görmemezlikten gelmiştim. Kim bilir neden çatladı benim kıymetli beherim. Tam 100 ml'lik bir beherdi ve her 10ml si işaretliydi. Küçücük kırmızı rakamlar pırıl pırıl parlıyor, damlalığı göz kamaştırıyordu.
Hatta "Kurnaz" gazetesinin "Eblek" ekinde, iyilerin dostu, kötülerin düşmanı, mazlumların ahı, şahbazların şahı köşe yazarı "Sosyopat Abla" köşesine dahi mektup yazarak derdimi anlatıp bir derman bulması için yalvardım. Tabi ki cevap beni tatmin etmedi. Şöyle ki Sosyopat Abla'nın önerdiği "Kendini odana kapamalı, Coşkun Sabah'tan "ya lelli ya lelli gözler sürmeli" isimli parçayı gün batımından şafağa kadar dinlemeli ve kendi çevrende dönmelisin." cevabı doğal olarak bilim insanı kişiliğimle örtüşmedi.
En sonunda soluğu Eminönü toptancılar yokuşundaki laboratuvar malzemeleri dükkanında aldım. Bir önceki gidişimde kavga edip kovulmuş olduğum bu mekana geldiğimde kapıya asılmış ve üzerinde çarpı olan fotoğrafımı görünce pek de şaşırmadım ama sinirlendim çok. Bir hışımla içeri girip vitrindeki beher kabına hamle edip kaptım. Beni gören dükkan sahibi yerinden fırladığı anda elimde tuttuğum eski beheri kafasına fırlatmak suretiyle kazandığım 2.88 saniye içerisinde de kapıdan çıkarak yokuş aşağı koştum. Bunalım falan kalmadı o anda, şahane bir insan oldum.

15 Eylül 2009 Salı

KENDİMİ KLONLAMAYI BAŞARDIM

Evet yanlış okumadınız. Sonunda kendimi klonladım. Çok da şahane oldum ha. Eksik gördüğüm bir kaç şeyi de düzelttim. Böyle süper bir ben oldu. Adını Klon-1 koydum. Biraz önce verdim eline süpürgeyi, laboratuvarı temizliyor kerata. Ben de bilim dünyasına olan katkılarımı daha geniş bir zaman çerçevesinde geliştiriyorum.
Çok mühim işlerimi kendim yaparım ben. Öyle klon mlon yapamaz benim işlerimi. Ama güzel temizlik yapıyor ha, bir de yemek yapsa süper olacak. Tabi vakti kalmıyor pek yemeğe falan. Çamaşırdı, bulaşıktı derken akşamı ediyor. Bir tane de yemek yapanını yapacağım bunun. Oh deymeyin keyfime.
Sabah ev sahibi geldi. Kapıyı açtı bizimkisi. Tabi adam hemen başladı " Kira gecikti vır vır vır..." sonra içeriden ben seslendim "Ne oluyor orada?" diye. Adam önce bir afalladı falan, uzaktan görüyorum. Sonra kapıya geldim bu iyice şaşırdı. Dedim "Hayrettin amca bu benim klon." anlattım böyle şöyle diye tabi heyecanlıyım da yeni bir buluş yapmanın mutluluğu basmış. Hemen demez mi " Bana da yap bir tane o zaman. Bir sonraki kiraya sayarım." diye. Çok sinirlendim tabi. Vurdum kapıyı suratına.